Yeni Ebola Salgını: Aşısız Bir Suş, Geciken Müdahale
Ebola salgınlarını bir süredir takip eden biri olarak şunu söyleyeyim: bu sefer tablo gerçekten farklı. Hem biyolojik hem de siyasi açıdan. Ve bu iki farkın üst üste gelmesi beni ciddi biçimde düşündürüyor.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC), 1976’dan bu yana tam 17 Ebola salgını yaşadı. Her seferinde bir şekilde yönetildi. 2014-2016 Batı Afrika salgını 11.000 kişinin hayatını aldı ve dünyanın gözünü açtı; arkasından hem Zaire suşuna karşı onaylı aşı geliştirildi hem de uluslararası müdahale kapasitesi güçlendirildi. 2018-2020 Kuzey Kivu salgınında aşı sayesinde kontrol sağlandı. Şimdiki salgın ise Bundibugyo virüsü: 2007’de Uganda’da ilk kez tanımlanan, oldukça nadir görülen bir varyant. Zaire suşu için geliştirilen aşı ve tedavi altyapısı bu kez doğrudan kullanılabilir bir koruma sağlamıyor. UK Sağlık Güvenliği Ajansı belgelerinde açıkça yazıyor: mevcut onaylı tedaviler yalnızca Zaire suşu için tasarlandı. Bundibugyo için elinde ne aşı ne de spesifik ilaç var.
Bundibugyo’nun tarihsel ölüm oranı da hafife alınacak gibi değil; yüzde 25 ile 50 arasında seyrediyor. 2007 Uganda salgınında yaklaşık yüzde 25 olmuştu. Şu anki tabloda ise nihai ölüm oranını konuşmak için erken, çünkü test birikimi ve yeniden sınıflandırma süreci devam ediyor.
Bu salgının ilk haftalarda neden bu kadar zor izlendiğinin teknik bir açıklaması var. DKC Sağlık Bakanlığı’nın 15 Mayıs’ta ilan ettiği salgına ilişkin ilk uluslararası değerlendirmeler, teşhis sorununu da görünür kıldı: sahada kullanılan hızlı testlerin büyük çoğunluğu Zaire suşunu aramak üzere optimize edilmişti. Bundibugyo için bu testlerin güvenilirliği daha sınırlı kalıyor, yani virüsü ya kaçırıyor ya da yanlış sonuç veriyor. 3 Haziran itibarıyla saha ekipleri 1.445 test yaparak birikim sorununu büyük ölçüde temizledi. Ama hâlâ 116 şüpheli vaka sonuç bekliyor; bir de Bundibugyo bağlantısı araştırılan 220 şüpheli ölüm var. Mevcut rakamlar gerçeği eksik yansıtıyor. DSÖ Genel Direktörü Tedros’un salgının Ocak ayında başlamış olabileceğine işaret etmesi de bu nedenle önemli: eğer bu doğruysa müdahale daha ilk andan itibaren aylarca geriden gelmiş demektir.
3 Haziran itibarıyla 344 doğrulanmış vaka ve 60 doğrulanmış ölüm var. Uganda’ya 15 vaka geçmiş, bunlardan biri hayatını kaybetmiş. DSÖ “yakalanıyoruz” diyor. Kısmen doğru. Ama temas izleme oranı hâlâ yüzde 45 civarında; salgının önüne geçmek için bu oranın yüzde 90’ın üzerine çıkması gerekiyor. Buradan yüzde 90’a sıçramak sanıldığı kadar basit değil, özellikle çatışma bölgelerinde, yerinden edilmiş nüfuslarla.
Salgın Ituri vilayeti merkezli ama yayılıyor. Goma’da vakalar görüldü; DKC’nin doğusundaki en kritik lojistik ve havacılık merkezi olan bu şehirde vaka çıkması, salgın yönetimini bambaşka bir ölçeğe taşıyor. Brezilya ve İtalya’da da şüpheli vakalar gündeme geldi. São Paulo’da DKC’den dönen birinde meningokok çıktı, Rio de Janeiro’da Uganda’dan dönen birinde sıtma, Sardunya’da DKC’den dönen kişide negatif sonuç alındı. Doğrulanmış Ebola vakası yok. Ama bu şüphelerin eş zamanlı üç kıtada ortaya çıkması, salgının salt bölgesel bir mesele olmadığının işareti. Daha kötüsünü görmeden iyimser konuşmak için erken; salgın eğrisi henüz platoya varmadı.
Salgının neden bu denli hızlı ilerlediğini anlamak için yalnızca virüse bakmak yetmez. Trump yönetiminin 2025’te küresel sağlık ve dış yardım mimarisinde yaptığı kesintiler bu tablonun arka planındaki en ciddi siyasi faktörlerden biri. Sorun yalnızca bütçe satırlarının daralması değil; yıllar içinde kurulmuş saha ilişkileri, laboratuvar ağları ve yerel uzmanlarla geliştirilen güven hatları da aynı anda zayıfladı. USAID fiilen kapandı, DSÖ üyeliğinden çekilindi, CDC’nin saha kapasitesi daraldı. STAT News’in mercek altına aldığı NIH örneği özellikle çarpıcı: 2020’de on araştırma merkezini kapsayan ve salgın hazırlığına odaklanan bir ağa 82 milyon dolar ayrılmıştı; yapı 2025’te Trump yönetiminin gündemine uymadığı gerekçesiyle feshedildi. Bu ağın asıl değeri ön saflarda çalışmak değildi; farklı ülkelerin uzmanlarıyla yıllar içinde kurulmuş güven ilişkileriydi. Bunları yeniden inşa etmek yıllar alır.
Şimdi Dışişleri Bakanı Rubio, ABD’nin müdahaleye 162 milyon dolar katkı sağladığını, OCHA havuzuna ayrıca 350 milyon dolar aktarıldığını açıklıyor. Rakamlar doğru. Ama önleyici altyapı çöktükten sonra kriz anında para göndermek yangın söndürmeye benzer; gereklidir, ama alarm sistemini ve eğitimli ekibi geri getirmez. İnsani yardım sektörünün eski ama hâlâ geçerli bir hesabı var: kriz öncesi harcanan bir dolar, kriz sonrası harcanan birkaç doların yerini tutar. Ituri’de, şu anki salgının tam merkezinde, ABD destekli sağlık gözetim ağları Mart 2025’te kapandı. Gözetim ağları çöktüğünde virüs fark edilmeden ilerliyor.
Kenya’da yaşananlar ise salgının en tartışmalı boyutunu oluşturuyor. ABD, Laikipia’daki Hava Kuvvetleri üssünde DKC veya Uganda’da virüse maruz kalmış ama henüz belirti göstermeyen Amerikalı sağlık çalışanlarını 21 gün karantinaya almak için 50 yataklı bir biyoizolasyon tesisi kurdu. Bir insan hakları örgütü dava açtı. Yüksek Mahkeme 28 Mayıs’ta inşaatı geçici olarak durdurdu. Mahkeme kararına rağmen ABD askeri uçuşları devam etti: Reuters, 24 Mayıs ile 31 Mayıs arasında yaklaşık 20 uçuşun gerçekleştiğini, bunların üçünün mahkeme kararından sonra indiğini doğruladı. C-130 ve C-17 kargo uçakları tıbbi ekipman, mühendisler, laborant uzmanlar ve inşaat işçileri taşıdı; henüz hasta taşınmadı.
Nanyuki’de protestolar büyüdü. BBC, iki kişinin hayatını kaybettiğini aktardı. 27 yaşındaki Charles Mang’aro Mwangi’nin annesi oğlunun protestoyla hiçbir ilgisi olmadığını, işten eve dönerken vurulduğunu söyledi. Mahkeme 3 Haziran’da yasağı üç hafta daha uzattı ve hükümetin ABD ile imzaladığı anlaşmanın ayrıntılarını açıklamasını emretti. ABD tarafı ise uçuşların Kenya makamlarının izniyle sürdüğünü savundu.
Trump yönetimi tesisin yalnızca Amerikalılara hizmet edeceğini söylerken Kenya makamları kendi vatandaşlarının da yararlanacağını savunuyor. Eski CDC çalışanları dahil bazı Amerikalı sağlık yetkilileri farklı bir kaygı dile getiriyor: böyle bir zorunlu karantina planının, sahada çalışmak isteyen Amerikalı uzman müdahale ekiplerini caydırabileceğini düşünüyorlar. Ama daha derin mesele güven. Halk sağlığı müdahaleleri toplum güveni olmadan işlemez; 2018-2020 Kongo salgınında bu acıyla öğrenilmişti. ABD’nin mahkeme kararını fiilen görmezden geldiği bu sahne, bölgede zaten kırılgan olan güveni daha da aşındırıyor.
Bu gerilim bizi seyahat yasakları meselesine de getiriyor. ABD, DKC, Uganda ve Güney Sudan’dan dönen yabancı uyruklulara giriş kısıtlaması uyguladı. DSÖ ise kendi PHEIC bildirisinde seyahat yasaklarının bilimsel temelden yoksun, korkuya dayalı kararlar olduğunu açıkça belirtiyor: yasaklar virüsü durdurmaz, insanları kayıt dışı geçişlere yönlendirir, insani yardım lojistiğini sekteye uğratır ve salgın bildirimi yapan ülkeleri cezalandırır. Johns Hopkins’ten araştırmacı Amesh Adalja’nın Politico’ya söyledikleri de bu bağlamda çarpıcı: siyasetçilerin işe yarayıp yaramadığını umursamadığını, yalnızca kararlı görünmek istedikleri için bu kararları aldığını söylüyor. Ebola’nın bulaşma biyolojisi bu tartışmada belirleyici: virüs hava yoluyla bulaşmıyor, belirti göstermeyen kişi başkasına bulaştırmıyor. Asemptomatik seyahat kısıtlamalarının epidemiyolojik gerekçesi zayıf; siyasi getirisi yüksek. ECDC ise AB/AEA ülkeleri için riski “çok düşük” olarak değerlendiriyor ve bu yaklaşım Türkiye için de kabaca geçerli bir referans noktası sunuyor.
Türkiye açısından bugün doğrudan ve yakın bir riskten söz etmek için güçlü bir veri yok. Ebola hava yoluyla bulaşmıyor; Brezilya ve İtalya’daki şüpheli vakalar Ebola çıkmadı. Bununla birlikte İstanbul’un Afrika hava trafiğindeki merkezi konumu, Kinshasa bağlantısı dahil, meseleyi tamamen uzak bir coğrafya başlığı olarak görmeyi zorlaştırıyor. Türkiye’nin DKC, Uganda gibi ülkelerden gelen yolcular için risk iletişimi nasıl işliyor? Havalimanı, aile hekimliği ve enfeksiyon hastalıkları hatları arasındaki erken uyarı zinciri ne kadar net? Afrika ile büyüyen diplomatik ve ekonomik bağlantılar, Sağlık Bakanlığı’nın bulaşıcı hastalık hazırlık gündeminde nerede duruyor? Bunlar bugünün alarm soruları değil; ama orta vadede ciddiye alınması gereken kapasite soruları.
Tablonun yalnızca karanlık tarafını aktarmak da eksik olur. DKC’de altı, Uganda’da iki kişi Ebola’dan kurtuldu; bunların dördü Bunia hastanesinde tedavi gören hemşire. Tedros, bizzat Bunia’ya giderek erken tanı ve iyi destekleyici bakımla hayatta kalmanın mümkün olduğunu söyledi. Bu suş için de bu geçerli. Salgının ilk dönemlerindeki yüksek ölüm oranları kısmen geç başvuruyla bağlantılı; insanlar hastanelerden kaçıyor, bazen geçmişteki kötü deneyimler nedeniyle, bazen korkudan. Bu da yine aynı yere çıkıyor: toplum güveni. Toplum güveni bir iletişim broşürüyle kurulmuyor. Yıllar içinde, yerel aktörlerle, şeffaflıkla, tutarlı davranışla kuruluyor. Bir gecede yıkılabiliyor; yeniden inşası uzun sürüyor.
Salgınlara baktığımızda tekrarlayan bir örüntü görülmekte. Krizi derinleştiren faktörler çoğunlukla biyolojik değil, siyasi ve finansal. 2026 Ebola salgını da bu örüntüyü bozmuyor. Bundibugyo zaten yeterince zorlu: onaylı aşısı yok, spesifik tedavisi yok, testi bile gecikti. Buna çökmüş gözetim altyapısı, kesilen fonlar, çatışma ortamı ve mahkeme kararlarını yok sayan siyasi refleksler eklenince mesele artık yalnızca bir sağlık krizi olmaktan çıkıyor. Ocak’ta başladığı tahmin edilen bir salgın, Haziran’a kadar birden fazla sınırı atlayıp üç kıtada şüpheli vakalar üretecek hale geldi. Buna “hızlı yayılım” demek meseleyi hafife almak olur. Daha dürüst ifade şu: önlenebilir gecikme.
Hastalıkların ideoloji tanımadığını uluslararası kalkınma çevreleri yıllardır söylüyor. Bazen klişe gibi geliyor bu cümle. Bazen de, tam olarak bu salgında olduğu gibi, gerçek hayatın en çıplak özeti oluyor.



